Make your own free website on Tripod.com
   HiKAYELER  

   ÜÇ EVLAT

        Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu.

   Kadınlardan biri: -Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez...Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz.

   Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi.Tıpkı bir bülbül gibi şakır.Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu...

   Üçüncü kadın susup duruyordu.Diğerleri sordular: -Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? -Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki...Ne diye durup dururken öveyim onu.

   Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular.İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı.Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı.Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı.

   Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu.Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar:

   -Aman ne kabiliyetli çocuk!.. İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu... Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı.

   Kadınlar  ihtiyara dönüp: -Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla: -Çocuklarınız mı? Dedi. Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim...

 

“ ARİFLER SULTANI OLASIN OĞLUM”

       Dondurucu bir kış gecesi. Rüzgar evin damını dövüp durmakta...Kah pencereleri zorlamakta, kah kocaman ağaçların belini bükmekte, kah yürek hoplatarak ıslık çalmakta...Rüzgarın ve boranın çıkardığı ses geceye hakim...

          Camları demir bir balyoz gibi döven, kapıları gıcırdatan rüzgarın sesiyle herkes uykunun derin iklimlerinde...Beyazıt’ın mübarek annesi de derin uykularda...Bir ara uykuyla uyanıklık arasında yattığı yerden oğluna seslendi:

         -Tayfun, oğlum!.. Suuu...Susadım!..

           Küçük Tayfun birden yerinden fırladı, buzlarla çevrili su testisini eline aldı...Ve annesinin yatağının başına koştu...

           O da ne?

           Anne çoktan kendinden geçti.Yeni bir uykunun iklimlerine dalıvermişti.Ne aklında su kalmış, ne de oğlu...

           Harika çocuk, annesini uyandırmaya kıyamadı ve buzlu testi elinde beklemeye koyuldu...Ne vakte kadar bilinmez...Belki saatlerce, belki gece boyu, belki daha az bir zaman...Hep o halde kaldı ve gözlerini annesinden bir nefes bile ayırmadı...

           Şimdi uyanır, şimdi su isterde veririm düşüncesiyle hep bekledi...Nihayet nice zaman sonra kadın gözlerini açtı ve seslendi:

          -Su! Hani yavrum su?

            Beyazıt, ak çiçekli gül dalı misali suyu uzattı:

          -İşte tatlı annem!..

            Hale bakınız ki, soğuktan Beyazıt’ın elleri testiye yapışıvermişti.

            Dondurucu, titretici soğuk gibi, yüreklerinde takat getiremeyeceği bir manzara...Bu akıl almaz manzarayı göz ucuyla gören anne, gönlünün ta derinlerinden kopup gelen bir sesle içli içli  inledi:

           -Allah’ım!..Ben Tayfun’dan razıyım,  sen de razı ol!..

            Sonra nur yumağı çocuğu kendisine doğru çekti, alnına bir öpücük kondurup şiddetle kucakladı ve duaların en güzelini yaptı:

           -Bilginler sultanı olasın oğlum...

            Ve o harika çocuk, ileride bilginler sultanı oldu ve ünü her yerde duyuldu...Ve kıyamete kadar da şanla şerefle yücelecek.Ne mutlu ona!...

ASLA YALAN SÖYLEME

             Eski zamanlarda, insanlar ilim öğrenmek için çok çalışırlar, her türlü güçlüklere katlanırlardı. Küçük yaşlarında köylerinden, ailelerinden ilim öğrenmek için ayrılırlar, yıllarca onlardan uzaklarda zor şartlar altında yaşarlardı.

            Seyyid Abdulkadir’in de küçük yaşta içine öğrenme arzusu düşmüş, bunun çarelerini aramaya başlamıştı. Sonunda dayanamadı, annesine gelerek;

           -Anneciğim, ilim öğrenmek için Bağdat’a gitmek istiyorum...dedi.

           Annesi ise;

           -Senden ayrılmaya gönlüm razı olmuyor. Ancak seni de Allah yolundan alıkoymak istemem.

          Annesi Abdulkadir için yol hazırlıkları yaptı. En sonunda da oğluna lazım olur diyerek, 40 altını kaybetmemesi için bir kese içinde yeleğinin koltuk altına dikti. Sonra oğlunun gözlerinin içine bakarak şöyle dedi;

          -Sana son olarak nasihatim şudur ki, eğer beni ve Allah’ı memnun etmek istiyorsan asla yalan söyleme, doğruluktan ayrılma. Allah her zaman ve her yerde doğruların yardımcısıdır.

          Seyyid Abdulkadir annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Bağdat’a giden bir kervana katılarak yola çıktı.

          Hemedan yakınlarında dar bir geçide girdiklerinde kervanda bir bağrışma koptu. Eşkıyalar kervana saldırmışlardı. Bir anda bütün sandıklar yere yıkıldı, eşyalar yağma edilmeye başlandı. Haydutlar kervandakilerin neyi var neyi yoksa hepsini alıyorlardı. Eşkıyalardan biri de Abdulkadir’in yanına geldi. Onun fakir haline bakarak şaka olsun diye;

          -Söyle bakalım senin neyin var fakir çocuk?

          Abdulkadir;

          -Yalnız 40 altınım var, diye cevap verdi. Haydut önce şaşırdı sonra gülmeye başladı. İnanamadı ve tekrar sordu;

          -Doğru mu söylüyorsun?

          Abdulkadir:

          -Evet, doğru söylüyorum, 40 altınım var.

          Eşkıya meraklandı. Abdulkadir’i elinden tutup reislerine götürdü.

          Durumu reislerine anlattı. Haydutların başı;

          -Senin 40 altının varmış, doğru mu bu?

          Abdulkadir;

          -Evet doğru.

          Reis;

          -Söyle bakalım. Onu nereye sakladın?

          Abdulkadir;

          -Hırkamın içinde koltuğumun altında saklı.

          Bunun üzerine haydutlar hırkasının içinde, koltuğunun altında saklı bulunan 40 altını bularak reislerine verdiler. Herkes çok şaşırmıştı.

          Reis hayretle sordu;

-Peki evladım, sen niçin üzerinde altın olduğunu söyledin? Eğer bize söylemeseydin onları bulamazdık.

Abdulkadir;

-Ben annemden ayrılırken, asla yalan söylemeyeceğime dair söz vermiştim. Arkadaşınız senin bir şeyin var mı diye sorunca, altınlarım olduğunu söyledim. 40 altın için verdiğim sözden döneceğimi mi zannediyorsunuz?

          Bu sözleri duyan haydutların reisi çok şaşırdı ve derin bir düşünceye daldı. Sonra etrafındakilere dönerek;

         -Yazıklar olsun bizlere. Bu çocuk kadar olamadık. Bu çocuk annesine verdiği sözünden dönmemek için her şeyini veriyor. Bizler ise Allah’a söz verdiğimiz halde, hiçbir zaman verdiğimiz sözlerde durmadık. O’nun yapma dediklerini yaptık yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda halimiz nice olacak?

          Sonra şöyle devam etti:

          -Sizler şahit olun. Şuanda bu çocuk benim kötü yoldan dönmeme sebep oldu.Şimdiye kadar yaptığım bütün günahlarım için pişman olup tövbe  ediyorum. Bundan sonra iyi bir insan olup, Rabbim’in sevmediği işleri yapmayacağım.

          Reislerine çok bağlı olan haydutlar hep bir ağızdan;

          -Reisimiz, biz senden ayrılmayız.Sen hangi yolda yürürsen biz de o yolda yürürüz diyerek hepsi birden pişman olup tövbe ettiler.

          Kervandaki insanlardan ne aldılarsa hepsini geri verdiler ve bir daha haydutluk yapmayacaklarına söz verdiler.

           Seyyid Abdulkadir ise yoluna devam ederek Bağdat’a ulaştı. Orada ilim tahsiliyle meşgul oldu. Kısa bir zaman içinde çok ünlü  bir alim oldu. Binlerce insanın

 Kötülüklerden vazgeçip iyi birer insan olmalarına vesile oldu            

ÇOBAN ÇOCUĞU

                 Bir zamanlar her soruya insanı şaşırtacak cevaplar veren akıllı bir çoban çocuğu varmış. Şöhreti etrafa öyle yayılmış ki, kral da merak edip çocuğu saraya davet etmiş:

               “Sana üç soru soracağım.” demiş.

               “Birinci sorum şu: Dünyadaki bütün denizlerde kaç damla su vardır?”

               “Haşmetli kralım...Yeryüzündeki bütün ırmakların akışını durdurun bir süre...Ben sayarken yanlış olmasın. Sonra ben size denizlerde kaç damla su olduğunu söyleyeceğim...”

                 Bu akıllıca cevaba hayret eden kral ikinci soruyu sormuş:

               “Gökyüzünde kaç yıldız vardır?”

                 Çoban çocuğu:

               “Bana büyük bir tabaka kağıt verin.”  demiş.

                 Kağıt getirilince, üzerine sayılamayacak kadar nokta koymuş.Sonra kağıdı krala uzatarak:

               “Bu kağıdın üzerinde ne kadar nokta varsa gökyüzünde de o kadar yıldız vardır.Sayın inanmazsanız.” demiş. 

                 Kral son soruyu sormuş:

               “Sonsuzluk nedir?”

               “Bizim köyde bir dağ vardır. Yüksekliği, genişliği, uzunluğu tam bir saat çeker.Oraya yüzyılda bir kuş gelir ve gagasını bir kayaya sürter. Bütün dağ yok oluncaya kadar, sonsuzluğun yalnız bir saniyesi geçmiş olur.Gerisini siz hesaplayın...”

                Çocuğun zekasına hayran kalan kral:

               “Sen bütün sorduklarıma bir bilgin gibi cevap verdin.Şimdiden sonra benim sarayımda oturacak ve öz oğlummuş gibi saygı göreceksin.”  demiş.

Devam Etmek İstermisin ?