Make your own free website on Tripod.com

TIKTIK

Çok sevdiğim halde uzun yıllardır göremediğim bir arkadaşımdı. Evimizin eskiyen koltuklarını tamir ettirmek için gittiğim marangozda karşılaşınca, büyük bir sevinçle kucaklaştık.

Hal hatır sorduktan sonra:

- Nerelerdesin yahu? diye çıkıştım. Seni öldü zannettim.

Şaka yollu söylediğim bu sözler karşısında birden ciddileşti. Rengi limon gibi sararmış, canı da iyiden iyiye sıkılmıştı. Hemen yanı başında duran biçilmemiş vaziyetteki ahşaba elinin tersiyle vururken:

- Şeytan kulağına kurşun, dedi. Bu ne biçim laf birader? Daha altmışına varmadan ölümden bahsetmek de ne oluyor?

Ben, olup bitenleri anlamaya çalışırken, o da işi garantiye almak istemiş olacak ki, aynı işlemi tekrarladı:

- Tık, tık, tık. Şeytan kulağına kurşun.

Dükkan sahibi olan marangoz; bizden hayli uzakta bulunduğu için konuşulanlardan habersizdi. Çalıştığı makinayı bir ara durdurdu ve yanımızdaki çırağına doğru dönerek:

- Dursuun... diye seslendi. Beyefendinin parmağıyla vurduğu ahşabı getir de, bu gün trafik kazasında ölen o gencin tabutunu hazırlayalım. 

TAHLİL

Doktor, küçük kızımı muayene sonra:

- Böbreklerde iltihap olabilir, dedi. Eğer idrar tahlili yaptırırsanız, daha rahat teşhis koyabiliriz.

Ertesi gün, eşimin de yardımıyla kızımı ikna ettim. Ve gerekli numuneyi alarak en yakındaki laboratuvarın yolunu tuttum. Ancak elimde koca bir şişeyle laboratuvar köşelerinde beklemeyi göze alamadığım için, plastik kapaklı bir bardağı tercih etmiştim. Yolda yürürken:

- Herşeyde bir incelik gerekir, diyordum. İş ne olursa olsun, en kibar şekliyle halledilmeli.

Eski bir binadan bozulduğu anlaşılan laboratuvara girdiğimde, pek hoş olmayan kokularla karşılaşarak hayal kırıklığına uğradım. Yerlerin de tozla kaplandığını görüyordum. Elimdeki numuneyi, giriş kapısının karşısındaki masada oturan gence uzatarak:

- Tahlil yaptıracaktım, dedim. Ne zaman olur?

Delikanlı; belki de ilk defa rastladığı bardaklı numuneyi elinde birkaç defa çevirdi ve kenardaki sehpanın üzerine koyarken:

- Yan odaya sorun, dedi. Ustam bilir.

Çocuğun gösterdiği oda, ilkinden de bakımsızdı. Odayı yoğun bir sigara dumanı kaplamış ve göz gözü görmez olmuştu. Tezgahın üzerindeki deney tüplerinin arasında kümelene ve bazıları boşalan bira şişeleri, o sevimsiz dekoru iyice ağırlaştırıyordu.

İçerdeki adam, beni görünce elindeki sarı köpüklü bira bardağını alel acele sakladı ve söylediklerimi dinledikten sonra, alkolün tesiriyle kızaran gözlerini devirerek:

- Yarın gel, dedi. Öğlene doğru hazır olur.

Laboratuvardan hemen ayrıldım. İdrar numunesini çocuğa bırakmama rağmen artık oraya dönmeyecek ve başka bir yerde tahlil yaptıracaktım. Ancak eşim:

- Yine de o tahlil sonuçlarını alalım, dedi. Yeniden yapılacak olanla karşılaştırırız.

Ertesi gün aynı laboratuvara giderek masa başındaki gençten neticeyi istedim. Delikanlı, önündeki dosyada aradığı kağıtları bulamayınca:

- Usta, diye bağırdı. Sehpa üzerindeki bardağın işini bitirdin mi?

Adam, yan odadan:

- Ayıp ettin be koçum, diye seslendi. Bitirdim tabii, hem de bir dikişte.

DEDE

Ona, birkaç arkadaşla beraber gittiğimiz caminin şadırvanında rastladık. Cuma namazı için abdest hazırlığı yapıyordu.

- Selam-ün Aleyküm dede, dedik. Allah kabul etsin.

Selamımızı, tatlı bir tebessümle birlikte aldı. Mutlaka doksan yaşının üzerinde olmalıydı. Bu kadar sevimli ve bu kadar yaşlı bir insanla ilk defa karşılaşıyorduk. Saçları, göğsüne doğru inen sakallarıyla birleşerek sütbeyaz olmuş, yüz derisi adeta şeffaflaşarak nurdan halelerle çevrelenmişti.

Bizim bir şey söylememize fırsat vermeden, yanyana durduğumuz arkadaşların en gencine doğru dönerek:

- Sen hafızsın değil mi? Diye sordu. Değil mi evlat?

- Evet... diye kekeledi bizimki. Nereden bildiniz?

- Hafızlar yüzlerinde belli olur, dedi yaşlı adam. Ve sonra, belki de kerametini gizlemek için devam etti:

- Yani öyle tahmin etmiştim.

Biz, şaşkınlıkla birbirimize bakarken, o ağır ağır abdest aldı ve cübbeye benzeyen uzun ceketini giyip beyaz sarığını bağlarken, bu sefer başka bir arkadaşımıza hitaben:

- Anne ve babalarımız, sebeb-i vücudumuzdur, dedi. Onları razı edemezsek, cenneti kokusunu bile duyamayız.

Dede, bir keramet daha gösteriyordu. Çünkü konuştuğu delikanlı, basit sebepler yüzünden biraz önce annesini gücendirmiş, namaza da onunla barışmadan gelmişti.

Bir pamuğu andıran sakalını sıvazlarken:

- Hele hele annemiz, diye devam etti. Anneler var ya anneler...

Yaşlı adamın sesi titremeye başlamış ve henüz sözlerini tamamlayamadan, gözlerinden oluk oluk yaşlar boşanmıştı. Birkaç kere daha “anne” diye mırıldandıktan sonra, küçük çocuklar gibi hıçkırarak ağlamaya başladı.

Annesini hatırlamıştı.

Donmuş gibi ona bakıyor, fakat teselli edecek kelime bulamıyorduk.

İhtiyar adamı öylece bırakıp camiye girdik.

Daha sonraki günlerde defalarca aramama rağmen, dedeye bir daha rastlayamadım. Arkadaşlarım da görmemişler. Başka bir yerden mi gelmiş, geçerken mi uğramış bilemiyorum. Ama onu unutmam, mümkün olmayacak.

Kimbilir, belki de yarım asır öncesinden kaybettiği anacığına gitmiştir.

DÖRTGEN

Çocuk , gazetelerde sık sık manşet yapılan haberlerin tesiriyle, öğretmeninden “Bermuda Şeytan Üçgeni” hakkında bilgi istemişti. Yazılanlardan öğrendiğine göre bu bölge, kendisine yaklaşan uçak ve gemileri bir “karadelik” gibi yutuyor ve izi dahi kalmayacak şekilde yok ediyordu.

Öğretmen, diğer öğrencilerin de konuya ilgi duyduklarını anlamıştı. Tahtaya bir üçgen çizip bildiklerini tane tane anlattıktan sonra:

- Konunun farklı bir yönü daha var, dedi. Bu Şeytan Üçgeni tarafından yutulma ihtimaliniz kaçta kaçtır?

Öğrencilerden bazıları, o bölgeye seyahat etme ihtimallerinin binde bir olduğunu, bu küçük ihtimal gerçekleşse bile,Şeytan Üçgenine girme tehlikesinin ancak uçak veya gemilerinin arıza yapmasıyla mümkün olabileceğini ileri sürerek milyonda bir ihtimallerden bahsediyor, bazıları ise gemi batsa bile kurtulabileceklerini belirterek, ihtimalleri milyarda bire çıkartıyordu.

Öğretmen, tartışmaları yarıda keserek:

- Bu ihtimallerin sizlerden ne kadar uzak olduğunu herhalde anladınız, dedi. Böylelikle bu tür konulara kafa yormanın saçmalığı da ortaya çıkmıyor mu?

Öğrenciler biraz düşündükten sonra:

- Evet, diye tasdik ettiler. Bu konuya, uzak da olsa ileride karşılaşabileceğimiz tehlikelere düşmemek için ilgi duymuş olmalıyız.

Öğretmen, tahtadaki üçgenin yanına bu sefer büyükçe bir dörtgen çizerken:

- Endişe duymak, hepimizin yaradılışında vardır, dedi. Ama Şeytan Üçgeni için duyduğumuz endişeyi, bu dörtgene karşı da duymamız gerekmez mi?

Öğrencilerin hepsi, sözleşmiş gibi atıldılar:

- Ne dörtgeni bu öğretmenim?

Öğretmen şefkat dolu bir sesle:

- Bu gördüğünüz, kabir dörtgenidir çocuklar, cevabını verdi. Bir gün sınırları içine mutlaka gireceğimiz ve hazırlıklı girdiğimiz taktirde, o yolla cennete ulaşacağımız kabir dörtgeni.

DUVAR

Hastanenin bir koğuşunda üç kötürüm bulunuyordu. Bunlardan koğuşa ilk gelen, pencerenin önüne; ikincisi ortaya, üçüncüsü ise kapı kenarına yatırılmıştı. Ortadaki hasta iyimser bir adam olduğu için neşeli konuşmalarıyla diğerlerini eğlendiriyor ve kederlerini azaltmaya çalışıyordu.

Soğuk bir kış gecesi, pencerenin yanındaki hasta öldü. Onu kaldırdıktan sonra ortadaki hastayı pencerenin önüne, kapının yanındakini de ortaya yatırarak boşalan yere yeni bir hasta getirdiler.

Pencere önüne alınan iyimser adam, dışarıda gördüklerini arkadaşlarına anlatmaya başladı. Yol kenarındaki parkı, dev çınar ağaçlarını, cıvıldaşan kuşları, işlerine koşuşan insanları, neşeli çocukları ve karşı dağlardaki çiçek dolu tarlaları uzun uzun anlatarak çaresiz durumdaki arkadaşlarını rahatlatıyordu.

Adam, bir müddet sonra, gelip geçenlere isimler takmaya başladı. Öteki hastalar, artık sabah işe gidenlerin, seyyar satıcıların ve akşam vakti yorgun argın eve dönenlerin hikayelerini dinleye dinleye, onları gözleri önünde canlandırabiliyordu.

Kısa süre sonra hastanenin ruha ağırlık veren havası dağılmış ve bir türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri, tatlı hikayeler doldurmuştu.

Bir gün, ortadaki hastanın aklına ansızın bir fikir geldi. Eğer pencerenin önündeki hastaya bir şey olacak olsa oraya kendisi geçecek ve onun hikayelerini dinlemektense, dışarıdaki renkli ve canlı hayatı kendi gözleriyle görecekti.

Bu düşünce, günlerce kafasında yer etti. Yattığı yerden hep bunu düşünüyor ve çareler araştırıyordu. Sonunda onu da buldu. Pencerenin önündeki hastaya bazen bir kalp krizi geliyordu. Adam, bu durumda komidinin üzerindeki ilacına güçlükle uzanıyor ve odada hastabakıcı bulunmadığı için ilacını kendisi alıyordu.

Bir gece, pencere önündeki hastaya yine bir kriz geldiğinde, ortadaki hasta büyük bir gayretle doğrularak onun ilacını deviriverdi.

Şişe yere düşmüş ve paramparça olmuştu.

Ertesi sabah, pencerenin önündeki hastayı ölü buldular. Ve onu kaldırdıktan sonra, ortada yatan hastayı cam kenarındaki yatağa geçirdiler.

Adam, göreceği manzaranın heyecanıyla dışarı baktığında, beyninden vurulmuşa döndü.

Pencerenin birkaç metre ötesinde, simsiyah duvardan başka hiçbir şey yoktu.

ARSA

Oğulları, yaşlı adamın son derece manzaralı bir yer aldığını duymuşlar ve ister istemez telaşa düşmüşlerdi.

Doktor olanı:

- Bunu da diğerleri gibi çarçur eder, diyordu. Ailede bizim paramızla mal sahibi yapmadığı adam kalmadı zaten.

Babaları, evlatlarına güvenmediği için sağlığında hayır yapmak istemiş ve o güne kadar edindiği servetin bir kısmıyla, aile fertlerinden bazılarına iş yeri açmıştı. Şimdi de aldığı arsanın herkese yeteceğini söylüyordu. Bu ise açıkça “arsa taksim edilecek” demekti.

Adamın mimar olan ikinci oğlu ise, bambaşka hayaller peşindeydi. Arsayı henüz görmemiş olmasına rağmen orada mükemmel bir sitenin yapılacağına inanıyor ve yerin en manzaralı kısmında , kendisine müstakil ev planlıyordu. Doktor kardeşinin yıllardır kurmayı düşündüğü klinik, bu sitenin merkezinde yer alabilirdi. Zaten kalp hastası olan babaları için de böyle bir yer gerekmiyor muydu?

Arsanın taksim edilme endişesi, yıllardır görüşmeyen iki kardeşi bir araya getirmiş ve onları tuhaf düşüncelere sevketmişti. Belki de son günlerini yaşayan babaları bugün ölecek olsa, arsanın tamamı kendilerine kalmayacak mıydı?

Bu fikir, çocukların beyinlerini bir kurt gibi kemirmeye başlamış ve sonunda onları, babalarının ölmesiyle acılarının da sona ereceğine inandırmıştı.

Ve yaşlı adam, arsaya ait herhangi bir muamele yapılmadan önce vefat etti. İkide birde tekleyen kalbi, binbir güçlükle büyütüp doktor ettiği oğlunun biraz fazla dozda vurduğu kalp iğnesine dayanamamıştı.

Adam, ertesi günü defnedildi. Okunan Kur’an bittikten sonra çocukların yanına gelen mezarlık bekçisi, başsağlığı dileyip:

- Rahmetli babanız, ölmeden bir ay önce mezarlığın bu tepesini almış ve “ailemdeki herkese yeter ” diyerek aile mezarlığı yapmıştı, dedi. Nur içinde yatsın, hep başkalarını düşünürdü.

FAYTON

Ağır hastaydı. Yüksek ateşin tesiriyle sık sık kabuslar görüyor ve bazen çocukluk günlerine dönerek o günleri tekrar yaşıyordu.

Bir ara:

- İşte fayton, diye sayıkladı. Yine erken gelmiş.

Çocukken kendisini şehire indiren ve okul kapısına kadar bırakan faytonu hayal ediyordu. Uykusunu bir türlü açamadığı için sabahları hazırlanmakta güçlük çekiyor ve araba geldiğinde:

- Faytoncu amca biraz bekleyiver, diye sesleniyordu. 5-10 dakika içinde toparlanırım.

Esasında kapı komşuları olduğu için, yaşlı adamın şikayet etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Belki de bu dostluğa güvenerek sık sık onun yanına oturuyor ve kendisinden binbir nazla aldığı kırbacı, arabayı çeken hayvanların sırtında şaklatıyordu.

Adam ateşler içinde yanarken, bu sefer de gençliğinde bindiği faytonları hatırladı. Okulunu bitirmiş, işini kurmuş ve kısa zamanda para biriktirmeye başlamıştı. Artık şehire yerleştiği için köydeki evlerine ancak tatillerde uğrayabiliyor, fakat oraya her gidişinde, bir fayton tutmayı tercih ediyordu.

Kendisini köye getiren faytoncunun isteyeceği ücret onu hiç düşündürmüyordu. Zaten çocukluğunda olduğu gibi, kapıda kendisini bekleyen bir faytonun olması, herşeye değmez miydi?

Adamın ağır hastalığı , onu hayalden hayale sürüklerken, içinde bulunduğu durumu kestirmesini engelliyordu. Bir ara kendine geldiğinde, başını büyük bir zorlukla ya tarafa döndürerek pencereye baktı. Soğuktan yer yer buğulanmış olan camların arkasında, bir faytonun durduğunu görür gibi oluyordu.

Evet, evet bir faytondu bu. Peki ya üzerindeki adam?

Bütün kuvvetini gözlerinde toplamaya çalışarak bir daha baktı.

Aman Allahım! Bu, çocukluğunda kendisini okula götüren ve 20 yıl önce öldüğü söylenen faytoncu değil miydi?

Neler olduğunu anlamaya çalışırken, yaşlı faytoncu kendisine dönerek:

- Haydi hazırlan, diye bağırdı. Bir dakika sonra gidiyoruz.

Adam, titreyen dudaklarını zorlukla araladı ve yılların verdiği alışkanlıkla:

- Biraz daha bekleyemez misin? Diye sordu. 5-10 dakika içinde hazırlanırım.

Cevap geldi:

- Bu araba beklemez.

Bir dakika sonra kırbaç şakladı ve araba, yeni yolcusuyla birlikte ağır ağır hareket ederek gözden kayboldu.

AĞANIN YERİ

Arkadaşlarımdan birkaçı yanıma gelerek:

- Fakir öğrenciler için yurt binası yapıyoruz, dediler. Ön ayak ol da, biraz yardım toplayalım.

Tekliflerini kabul ettim ve ertesi gün, zenginliğinden dolayı  “Ağa” lakabıyla tanınan bir iş adamını aradım.

Para istediğimi anlayınca:

- Gerekeni yaparız, dedi. gel de görüşelim.

Büyük bir hevesle bürosuna gittim ve sekreterinden izin alıp odasına girdim. Bina hakkında verdiğim bilgileri dinledikten sonra, cebinden bir ellibinlik çıkarıp:

- Buyur, dedi. Bizim de katkımız olsun.

Şaşırmıştım. Ama yine de işi pişkinliğe vurup:

- Sonraki sıfırlar biraz az olmadı mı? Dedim. Hiç olmasa elli milyon vereceğinizi tahmin etmiştim.

Pek aldırmamış görünerek:

- Şimdilik bu kadar yetsin, dedi. Toplu konut sitesi için yer almam gerektiğinden, fazla açılamıyorum.- -- Ne kadar lazım? diye sordum.

- 2 yüz dönüm kadar, dedi. Bu işi beceri ve planladığım arsaları kapatırsam, yurdunuza elli milyon bağışlarım. Eğer binaya ismimi verirseniz, bu miktarı daha da arttırırım.

Teşekkür ettikten sonra el sıkışıp ayrıldık ve kısa bir süre sonra da inşaata başladık. Bu sırada para sıkıntısı çektiğimizden  Ağa’yı bol bol hatırlıyor ve aldığı yerlerin kaç dönüme ulaştığını takip ediyorduk.

Üç ay sonra yardımcısına telefon ettiğimizde:

- Ağa’nın yeri, çoğu göl kenarında olmak üzere yüzyirmi dönüme ulaştı, dedi. Şimdi sıra, gölün bitişiğindeki ormanlık bölgeye geldi.

İnşaatın kabasını tamamladığımızda, adamı tekrar aradık.

- Ağa’nın yeri, göl kenarında ve çam ağaçları arasında olmak üzere yüzelli dönüme çıktı, dedi. Birkaç ay sonra, iş tamamlanır.

Milyonlara kavuşmak ümidiyle adama bir daha telefon ettiğimizde:

- Ağa’nın yeri, bir selvi ağacının altında olmak üzere 2 metrekareye indi, dedi. Geçen hafta öldü, duymadınız mı?

İMTİHAN

Delikanlı, ülke çapındaki bir inşaat şirketinin imtihanlarına hazırlanırken:

- Hayallerim hakikat olacak, diye keyifleniyordu. Bizim ihtiyarlar ne derse desin, bu işte kader mader sökmez.

Fakülteyi bitirmesinin üzerinden beş yıl geçmiş ve bu süre içinde çeşitli bürolarda çalışarak ustalaşmıştı. Şimdi ise, yıllardır hasretini çektiği o şirket, tecrübeli mühendislerin arandığını bildiren bir ilan vermişti. Gazetelerde birkaç yabancı dille yayınlanan bu ilanda, gün ve tarih belirtildikten sonra:

- “İlk imtihan yazılı olacak ve saat 10’ da yapılacak” deniyordu.

Delikanlı, haberi okuduğunda, işyerinden iki hafta izin alıp çalışmaya başladı ve bu arada konuyu ailesine açtı. Oldukça yaşlı olan anne ve babası, ağızbirliği yapmışlar gibi:

- Kısmetse olur evladım, diyorlardı. Sen çalış da , kaderinde varsa o işe girersin.

Çocuk, her nedense onların söylediklerine sinirlenmiş ve horoz gibi kabarıp:

- İnsan, kendi kaderini kendi çizer, demişti. Yeter ki tedbirde kusur edilmesin.

Delikanlı, bu sözlerini ispatlamak ve daha rahat çalışabilmek için, imtihana bir hafta kala şehir dışındaki yazlık evlerine taşındı. Programını yaparken:

- İmtihan gününe kadar bana radyo, televizyon ve gazete yasak, diyordu. Dersten başka hiçbir şeyle meşgul olmayacak ve bu işe nasıl girileceğini göstereceğim.

Çocuk, bir hafta boyunca eve kapanacağı için tedbirli davranmış ve yanına birkaç tane saat alıp masanın üzerine yerleştirmişti. Bu arada şirketi arayıp imtihan saatini kontrol etmeyi de unutmadı. Tedbir, elbette her şeyde esastı. Olur ya gazeteler, saati yanlış yazabilirdi.

Delikanlı her işini sağlama bağladıktan sonra gerçekten mükemmel bir şekilde hazırlandı. Ve imtihan sabahı erkenden kalkarak, yarım saat öncesinden şirkete gitti. Zira ciddiyetiyle tanınan bu şirkette, birkaç dakikalık geciktiğini sorduğunda, masabaşında oturan gözlüklü kadın:

- İmtihan yarım saat önce başladı, dedi ve okumakta olduğu gazeteyi uzatarak delikanlıya gösterdi.

Sayfanın sağ alt köşesinde:

“Yaz saati uygulaması dün gece başladı” yazıyordu. “Geceyarısı 01’den itibaren saatler altmış dakika ileri alındı.”

OYUNCAK

Yaz gecelerinde, bazen evlerine giderdim. Bahçelerine bakan geniş balkonlarında oturur ve geç saatlere kadar sohbet ederdik.

O gece uğradığımda, yine balkonda oturuyordu. Beni görünce:

- Neredesin birader, dedi. Yüzünü gören hacı olacak herhalde.

- Zaten hacı olasın diye seyrek geliyorum, dedim.

Şakacı bir ifadeyle:

- Bir o eksik kaldı, dedi. Beynimi yıkadığın yetmiyor mu?

Yapmış olduğumuz sohbetleri kastediyordu. Ona her fırsatta Allah’ın varlığıyla alakalı delillerden bahsediyor ve inancının gün geçtikçe kuvvetlendiğini hissediyordum.

- İman, aklın gereğidir, dedim. Akıllıysak, inanamamak mümkün değil ki...

Birkaç saat havadan sudan konuştuk. Bir ara yanındaki küçük oğluna:

- Yeni oyuncağını getir bakalım, dedi. Amcan da görsün.

Çocuk koşarak gitti ve büyükçe bir kutuyla geri döndü. Arkadaşım, masanın üzerini boşaltırken:

- Öyle bir oyuncak ki şaşacaksın, dedi. insanın aklı duruyor.

Adam oyuncağı çocuğun elinden alarak büyük bir itina ile kutusundan çıkardı ve masanın üzerine koyarak çalıştırdı. Ufak bir otomobildi bu. Önündeki ışıkları bir yakıp bir söndürüyor ve masanın kenarına geldiği sırada düşmeyerek yolunu değiştiriyordu. Büyük bir zevkle seyrederken:

- Muhteşem bir şey, dedi. Japon malı tabii ki. Bu adamlara hayran olmamak mümkün değil.

Küçük çocuk oyuncağından bıkmış olacak ki, biraz oyalandıktan sonra çıkıp gitti. Fakat biz devam ediyorduk.

Arkadaşım:

- Oyuncağı seyretmek çok zevkli bir şey, dedi. Ancak pil fabrikalarına ortak olmak gerekiyor.

Gerçekten de pilin zayıfladığı anlaşılıyordu. Arabanın hızı yavaşlamış ve önündeki lambaları sönükleşmişti. Bir müddet o şekilde gittikten sonra, arka tekeri masanın kenarına takılıp durdu.

Tam o sırada, küçük bir ışığın yanıp sönerek masaya doğru inişe geçtiğini gördük. Çocukken bahçelerde aramaya çıktığımız ateş böceklerinden biriydi bu.

Arkadaşıma işaret ederek:

- İşte, dedim Oyuncağın hakikisi geldi.

Masanın üzerindeki otomobili bırakıp onu takip etmeye başladık. Böcek, oyuncağın yanına konmuş ve küçük vücudundaki parlak lambayı, sanki onun sönük ışıklarıyla kıyaslamaya başlamıştı. Bazen masanın üzerinde , bazen de yan tarafında yürüyor ve istediği zaman masanın altına geçerek ışığını yakıyordu.

Arkadaşıma baktım. Dizlerinin üzerine çömelmiş vaziyette böceği inceliyor ve hiçbir hareketini kaçırmıyordu. Bir müddet seyrettikten sonra:

- Bak bakalım, dedim. Böceğin üzerinde ne malı olduğu yazıyor mu?

Yavaşça ayağa kalkarken:

- Elbette yazıyor dostum, dedi. Ve ben, geç de olsa okuyabildiğim için büyük bir mutluluk duyuyorum.